Sinema filmleri hakkında amatör yorum ve eleştirilerin yer aldığı kişisel blog.Özellikle yerli film eleştirisi ve yorumu ön planda tutuluyor.
6 Nisan 2012 Cuma
Yusuf Üçlemesinin İlk Filmi: Yumurta
Semih Kaplanoğlu’nun Yumurta filminin yorumlanması ve belirli bir yere oturtulması oldukça zor. Bu zorluğun çeşitli nedenleri var elbette. Öncelikle, anlatım dilinin doğaçlamaya yakın olması, belirli ve anlaşılır bir hikâye anlatmaması, diyalogdan ziyade doğallığa yer vermesi en önemli nedenler arasında. Bunun yanında, Nuri Bilge Ceylan gibi minimal anlatım tekniğini kullanması da filme nüfuz etmeyi zorlaştırmaktadır. Oyuncuların bir sonraki sahnede ne yapacaklarının kestirilememesi, filmin kendi doğallığı içinde akıp gitmesi izleyicinin filme yabancılaşmasına neden olmaktadır. Herhangi bir özdeşleşme öğesine rastlamak da olası değildir. Yabancılaşma izleyiciyi sıkmakta zaman zaman filmden koparmaktadır. Filmin açık uçlu olması, tutarlı bir olay örgüsünün olmaması ve izleyicinin bu nedenlerle filme yabancılaşması, anlatımın gerçek ya da gerçeğe yakın gibi durmasını sağlamaktadır. Bu gerçeklik duygusu da belirtilmelidir ki rahatsızlık vericidir.
Filmin açılış sahnesinin çok etkileyici olması özellikle vurgulanmalıdır. Bulanık, sisli bir havada, uzaktan, kameranın olduğu tarafa doğru gelen ve kameranın önünden geçerek farklı bir yöne giden kadının yavaş yavaş kaybolması açılış sahnesi olarak oldukça çarpıcıdır. Ve bu sahne, filmde hangi anlatım tekniğinin kullanıldığının ipucunu vermektedir. Bununla beraber, bu sahnede, filmin başrol oyuncusunun annesinin öldüğü anlatılmak istenmiş daha doğrusu anlatılmıştır. Fakat açılış sahnesindeki görselliğin etkili kullanımı ilerleyen dakikalarda fazlaca göze çarpmamaktadır.
Filmin konusu kısaca şöyledir. İstanbul’da kitapçılık yapan ve aynı zamanda şair olan Yusuf, annesinin ölüm haberi üzerine memleketi Tire’ye gider. Annesinin defin töreninden sonra geri dönmeyi düşünmektedir. Fakat annesinin bir vasiyeti vardır ve akrabası Ayla, bu vasiyetin yerine getirilmesi gerektiğini söyler. Yusuf ertelemek istese de razı olur ve vasiyet yerine getirilir. Yaşanan bu süreçte Yusuf ile Ayla arasında bir yakınlaşma olur. Akraba ziyaretinde, kadınların ikiliyi evli zannetmeleri ve sorulan sorular hoşlarına gitmiştir. Kaldıkları otelde düğün töreni sırasında dans eden ikiliye bakışları, kendilerinin de aslında böyle bir hayat özlemi içinde olduklarına işaret etmektedir. Yusuf Ayla ile olan yakınlaşmasına rağmen, İstanbul’a gitmek üzere yola koyulur. Fakat fazla yol almadan arabayı bir kenara çeker. Arabadan iner ve kendini doğa ile baş başa bırakır. Doğanın sesini ve kendi iç sesini dinler. Bu esnada bir çoban köpeği Yusuf’un üzerine atlayarak onu yere devirir ve başından gitmez. Hava kararmıştır ve köpek Yusuf’un başındadır. Bu esnada Yusuf ağlamaya başlar. Bu ağlayış sanki olan bitenin yeni farkına varıştır. Buradaki ağıtı, kâh annesinin ölümüne, kâh Ayla’dan ayrıldığına ve de memleket özlemine de yorabiliriz. Gece doğanın koynunda uyumuştur. Sabah uyanır, arabaya biner ve eve geri döner. Sanki Ayla da onu beklemektedir. Hiç konuşmadan kahvaltı yaparlar ve film biter.
Filmin temel sorunsalının yabancılaşma olduğu söylenebilir. Doğup büyüdüğü memleketine zorunlu bir nedenle dönmek zorunda kalan şairin, memleketine, taşraya nasıl baktığı ve burada olan köklerinin onu nasıl bir ruh haline büründürdüğü anlatılmaya çalışılmıştır. Bir an önce İstanbul’a dönmek istediği halde, Ayla’nın Yusuf’a yaklaşımının, doğallığının bu dönüşü engellediği görülmektedir. Bir anlamda görev gibi addedilen vasiyetin yerine getirilmesi için yapılan zorunlu yolculuğun ikilinin hayatını nasıl etkilediği anlatılmaktadır.Yusuf’un “ben burayı hiç sevmedim ki” dediği halde,aslında sevdiğini ve bu bilinçaltına ittiğini duyguların yavaş yavaş ortaya çıkışını çok net bir biçimde görmekteyiz.
29 Eylül 2008
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder